
Çok uzun zamandır transfer bekleyen Galatasaray taraftarı nihayet aradığı buldu akşam saatlerinde... Geçtiğimiz sene de ilgilenilen, Sunderland'e kaptırılan, gittiği sezon Sunderland'ın kaptanı olan, 35 mçata çıkıp 15 maçta "Maçın Adamı" seçilen Lorik Cana (lorik tsana-çana) 4 yıl boyunca Galatasaray'da.
Öncelikle şunu söylemek lazım, ortak bir kültürden gelmemize rağmen, mülteci olarak Fransa'ya göçen ailesi sebebiyle daha "Frenk" bir kültürü var kendisinin. Forması için oynayan, taraftarıyla bütünleşen, hırslı, atletik ve güçlü bir oyuncu Lorik Cana. Önce Psg, sonra Marsilya ve son olarak da Sunderland taraftarının en sevdiği oyunculardan olmayı başarmış bir oyuncu Cana. Kaldı ki, Sunderland taraftarları, transferin açıklanmasıyla birlikte menajer Steve Bruce'a inanılmaz tepkiler göstermekte forumlarda. 
Hırslı bir oyuncu dedik, en çok eleştirilen nokta olan fazla kart görmesine değinmek lazım. Sert bir oyuncu Cana. Yalnız buradaki sertliğin kontrolsüzlük olduğunu söylemek abes kaçar. Fransa ve İngiltere gibi gayet sert oynanan iki ligde, 191 maçta toplam 59 sarı kart ve 2 kırmızı kart görmek, gayet normal bir şey. Kaldı ki, ligimizdeki "kasap" futbolcuların varlığını düşünürsek, kendisinin oyun tarzı ilk defa göreceğimiz bir oyun tarzı değil.
Peki nasıl oldu da, bir sene önce 7.5 milyon euro'ya kaptanlık bandını takmaya gittiği Sunderland'den 4.5 milyona alınabildi? Bunun kişisel sebepleri var şüphesiz. Sunderland'in planlarını, Steve Bruce'un kendisine gelen tepkileri nasıl cevaplayacağını bilemem, yalnız Cana yönünden bakarsak, gayet mantıklı ve makul bir transfer. Neden mi?
Kendisinin de Sunderland'in resmi sitesinde anlattı aslında... Sürekli avrupa kupalarında oynayan, her sene Şampiyonlar Ligi hedefi olan bir takımda oynamak istediğini söyledi Cana, ki bu gayet normal. Diğer bir neden, babasının da zamanında Türkiye'de, Ankaragücü ve Gençlerbirliği'nde oynamış olması. Yani Türkiye'ye sıcak bakmakta. Ayrıca "aileme daha yakın, kendi kültürüme çok daha yakın hissedeceğim kendimi orada" dediğini de aktarmak lazım.
Kısacası, her iki taraf için de mükemmel transfer. 27 yaşında, sakatlık sorunu olmayan bir milli takım kaptanını, Mehmet Topal'ı 5 milyon euro'ya sattıktan sonra 4.5 milyon euro karşılığında alabiliyorsanız, bu bir transfer başarısıdır nazarımda.
Unutmadan, Ermal Kuqo ile birlikte hem Arnavutluk milli basketbol takımı kaptanı, hem futbol milli takımı kaptanı aynı kulübe geldi şimdi. Bir diğer not da, Alban Bushaj, Cevad Prekazi ve Claudian Duro'dan sonra 4. Arnavut olacak...
8 Temmuz 2010 Perşembe
Lorik Cana
İspanya - Almanya

Dün akşamki maç, öyle sanıyorum ki sadece benim değil pek çok kişinin beklemediği bir sonuçla bitti. Bir panzer gibi önüne çıkanı gole boğan Almanya, bu oyun stiliyle "Kötü bir Barcelona" izlenimi veren İspanya'yı da kurbanları arasına katar ve finalde Hollanda'nın karşısına dikilir diyorduk; ama onlar sadece kendilerini favori göstermeyenleri yanıltarak yarı finale çıkmakla yetindiler.
Almanya'da tek eksik Müller'di ki bence dün Trochowski boşluğunu dolduramadı ve Almanya'nın enerjik orta sahasında aksayan bir dişli olarak göze çarptı. Almanya'nın geçilmeyen savunması yine yerindeydi, Mertesacker ve Friedrich bir süre daha o mevkide iyi işler yapacak gibi duruyor. Lahm'ı ise hayranlıkla izlediğimi belirteyim, bir adam hem kendi kanadını kapatır hem ters kademeye girer hem de rüzgar gibi hücuma çıkar mı yahu? Lahm, pazu bandını Ballack'a kendi isteğiyle vermeyceğini söylüyor, bırakın vermesin!
Ballack'ı çok arayacağını düşündüğümüz Almanya'da onun boşluğunu doldurmayı başaran ve bulunduğu bölgeye uyum sağlayan Mesut, bir-iki pas dışında göze pek gözükmedi; İspanya orta sahası içinde kayboldu. Podolski de Kroos'a çıkarttığı pas dışında maça büyük bir etki yapamadı. Kroos'a da bir lafım var: Koskoca Casillas, top Jabulani de olsa yer mi be öyle plaseyi? Schweinsteiger'a da yazık oldu diyebilirim, çünkü takımını hücuma çıkarmak ve İspanya hücumlarını baltalamak için elinden geleni yaptı. Klose de tarihe geçeyim diye 32 yaşında bir santrafor olmasına rağmen koşturdu durdu, üçüncülük maçında bu kadar enerjik göremeyeceğiz bence.
İspanya ise turnuvanın haklı favorilerinden biri olarak sahadaydı ve Almanya'ya oyun izni vermedi. Her ne kadar "kötü Barcelona" desek de bu sıfat bile İspanya'nın diğer milli takımlara nazaran takım oyununu ne kadar kulüp bazına yakın oynadığını ortaya koyuyor. İspanya bence turnuvanın en "takım" olmuş ekibi ve Xavi de turnuvadaki en "futbolcu" adam. Orta alanda yaptıkları presle, mevkisi belli olmayan adamlardan oluşup sürpriz ataklar yapan Almanya'nın oyununu bozup, Iniesta'nın nereden geleceği belli olmayan ve diğer oyuncular tarafından desteklenen ataklarıyla zor anlara sebep oldular.
Villa ise dün suskun kaldı, çünkü İspanya her ne kadar rakibini kıstırıp, topları daha onlar atağa çıkarken kapsa da Xavi ve Iniesta'nın izleyenleri hayran bırakıp, rakip taraftarlara da "Eyvah" dedirten direk pasları hedefini pek bulmadı. Villa da bu pasları alamayınca gole gidemedi. Pedro ise henüz ezberlenememenin avantajıyla Almanlara çoğu pozisyonda top göstermeyerek hücuma katkıda bulundu; ama Torres'e pas vermeyişi kahraman olma arzusundan kaynaklı bencilce bir hareketti. Veteran savunmacı Puyol da takım arkadaşı Pique ile müthiş bir mücadele vererek -ki gol pozisyonunda da beraber kafaya çıktılar o kadar birlikte hareket ediyorlar- Klose'nin tarihe geçme hırsını etkisiz kılmayı başardılar. Ramos'a da diyecek bir şey yok, adam zaten Madrid'in sağ beki...
Bir gol haberi ise Hollanda'dan geldi... Schweinsteiger "Dünyanın en iyi takımına karşı oynadık" diyip adeta bükemediği bileği öperken, bayanların Viva España diye haykırışının arkasındaki sebebi henüz çözememişken şimdi de Hollanda'yı destekleyecek bir "abazan korosuyla" karşı karşıya kalacağımızı kesinleştiren bir Twitter iletisi ortaya çıktı: Kendi piyasasınında isim sahibi Bobbi Eden büyük bir vaatte bulundu, detayları ise... Her yerde! Fakat Bobbi benimle aynı fikirde olacak ki böyle bir söz verdi; Ömer Üründül'ün de dediği gibi "Bu maçın galibi kupanın da galibi olur"...
6 Temmuz 2010 Salı
Uruguay-Hollanda

Acayip bir olay sonrasında, belki de mucize aslında, yarı finale gelmişti Uruguay. Tam 40 yıl beklendi yarı final için, ve sonunda Forlan-Cavani-Suarez üçlüsüyle nihayet Güney Afrika'da yarı finali buldular.
Yeni neslin anneannesinin babası görüp hatırlayacak yaştaydı Uruguay'ın efsanevi kadrolarını. Şimdiki nesil de belki dünya üçüncülüğü ile yetinecek, ama asla unutmayacak bu turnuvayı... Tanıdık geldi mi?
Diğer tarafta da lanetli bir takım vardı aslında. Büyük turnuvalara her seferinde "aha şimdi koydular çocuğu, kadroya bak" şeklinde gelen, her seferinde acaip maçlar sonucu elenen bir takım Hollanda. 2000 Avrupa Şampiyonası'ndaki efsanevi kadro, müthiş beklentiler, komik şanssızlıklar ve kendi seyircisi önünde her şeyi yitiren Hollanda... Büyük turnuvalardaki şanssız takım kontenjanını dolduranlardan yani.
Maç mutlu mesut, sakin sessiz giderken, Gio van Bronckhorst'un vurduğu toptan çıkan ıslıkla bozuldu sessizlik. Erik Edman'ın Liverpool'a, Hagi'nin Monaco'ya attığı golün kopyasını attı Muslera'ya Gio. Çok da geçmeden karşılık geldi tabii. Her ne kadar Jabulani'ye sövseler de, John Heitinga Stekelenburg'un önünü kapattığından oldu Forlan'ın golü. Ha tabii bir de "topa sert ve falsolu vurunca çok dönüyor" (Ömer Üründül).
Aslına bakarsak, Hollanda'nın en büyük avantajı, Luis Suarez'in yokluğuydu. Fransa maçı sonrası yanlışından dönen Tabarez, Forlan-Cavani-Suarez üçlüsüyle birlikte etkili hale getirmişti hücum hattını. Ama bugün Suarez olmayınca, hem Cavani'nin yaptığı çapraz koşuların anlamı kalmadı, hem Forlan Suarez'e yoğunlaşan ve kendisini bir nebze boş bırakan bir savunma bulamadı.
Maçı bitiren golün ofsaytımsı olması dışında konuşulacak çok da bir şey yok aslında maçın geri kalanıyla ilgili. Zira Uruguay gol yedikten sonra gol atabilecek gibi gözükmüyordu.
Finale çıkan Hollanda, zaten benim favorimdi. Kim kazanır sorusuna Hollanda, kim kazanmasın sorusuna da Brezilya demiş olduğum için, beklentilerimin yüzde ellisi karşılandı Hollanda tarafından. Yalnız şunu söylemem lazım, van Persie'ye turnuva boyunca çok etkisiz kaldı diyenler oturup bu maçı tekrar izlesinler. Boşalttığı alanlar, verdiği paslar... Tatmin edici miktarda gol atamadı belki, evet formsuz belki ama, oyunu sürükleyen adamlardan biri de o. Sneijder-Robben ikilisine laf söylemek haddim değil. Taparak seyrediyoruz.
Maçın bir diğer değinilesi noktası da Rövşan İrmatov bence. Orta Asya'dan gelen, turnuva öncesinde kimsenin adını bilmediği bu hakem, 5. maçını yönetti, iyi de yönetti. 2006'daki dünya kupasında Jorge Larrionda da aynı etkiyi yaratmıştı. Artık büyük turnuvalardan "yıldız hakem"ler de çıkıyor sanırım.
Ne dersiniz, büyük turnuvaların lanetlileri birleşir mi finalde? Yoksa, 74'ün rövanşını mı izleyeceğiz?
4 Temmuz 2010 Pazar
iki 50lik Arjantin lütfen
Her ne kadar favorim Almanya olsa da, tuttuğum takım Arjantin'di. Hayatımın son 5 yılını Messi'nin her maçını izleyerek geçirdiğimden, bir gönül bağım vardı onlara. Futbol öngörümü kanıtlayacak bir maç olsa da, Almanya'nın dört tane atmasına gerek yoktu tabi.
Almanlar şu anda harika oynuyorlar ve İspanya'yı harcayacaklarını düşünüyorum. İlk maçlardaki "herşey Podolski için" mantıklarını bir yana bırakıp, bir bütün olarak oynamanın getirilerini topluyorlar. Klose, Mesut, Müller çok ölümcül bir hücum hattı. Podolski'yi buraya eklemedim, o dengesiz. Türk olmasından ötürü Mesut'a özel birşeyler eklemem gerekirse, 4. goldeki pası o kadar harikaydıki, onu gole çevirememek hakikaten cinayet olurdu. Hatta babamın şu yorumu bence herşeyi özetliyor: "o orta bana gelse, ben de o golü atardım"3 Temmuz 2010 Cumartesi
Gana-Uruguay

Tek Afrika takımı olması sebebiyle herkesin sempatiyle baktığı bir Gana... 4-3-3 oynadığında Cavani, Forlan ve Suarez üçlüsüne sahip olan, zevk veren oyun oynayan Uruguay...
Kime sorduysam "ya tarafsızım ya, ne bileyim, ikisine de sevinirim" dedi maç öncesinde. Haklılardı da, zira Afrika'nın aslanları, savunma futboluna ifrit olmuş bizleri şâd eden Uruguay ile oynuyordu ne de olsa... Güzel maç olacaktı şüphesiz, ama tarihin en epik maçlarından birine dönüşeceğini kim bilebilirdi?
İlk yarı oldukça yavan geçti aslında. Zaman zaman Boateng'in taşıdığı toplara, zaman zaman Gyan'ın patlamalarına karşılık, Forlan'ın bireysel çabası ve kanattan getirdiği toplarla etkili olmaya çalıştı Uruguay Gana karşısında. İlk yarı böyle bitecek diyorduk ki, Jabulani Gana'yı 1-0 öne geçirdi. Tabii o topa "abanan" Muntari'nin de hakkını vermek lazım.
Turnuvanın en önemli golcüleri, ya da söyle diyeyim, turnuvaya sezon içinde alev almış şekilde gelen iki oyuncu, Forlan ve Suarez'in ikinci yarıda daha etkili olmasını bekliyordu herkes. Kaldı ki, Güney Kore maçında takımı kurtaran oyuncu olan Suarez, belki de ilk kez bu kadar etkisiz kaldı bu sezon içindeki bir maçta. Tam "Gana gol yemez ya, zaten Forlan tek kaldı, Kingson da formda geldi bu maça..." derken, Kingson Kingson'lığını yaptı, Forlan Del Piero frikiğiyle durumu 1-1 yaptı.
1-1 sonrasında çok fena bir hal aldı oyun, kilitlendi kaldı. Gerçi gol sonrası bayağı şabalaklaşan Kingson'ı kullanarak bir gol daha bulabilirdi Uruguay ama, bulamadılar. Zaten bu tip durumlarda "aman beyler yemeyelim de" düsturu hücuma ket vuruyor malum...
Uzatmalar her zaman hızlı geçer, öyle de oldu. Lakin bir maç sonu var ki...
Tam "maç bitti, penaltıları kim atar acaba?" derken biz, Fucile sağ kanatta faul yaptı. Serbest vuruş sonrasında, belki de futbol en dramatik 120. dakikası yaşandı. Suarez o topu ellediğinde kahraman olabileceğini düşünmedi belki de... Sadece çaresizliğin getirdiği bir elle oynamaydı belki de... Gyan topun başına geçtiğinde "Allahım, iyi ki Gana ya da Uruguay vatandaşı değilim" diye düşündüm hakikaten. İşin ilginci, 120. dakikadaki o penaltıyı kaçıran Gyan, turnuvanın en çok dikkat çeken, bugüne kadar 2 penaltıda golü bulabilmiş (hem de harika penaltılarla) oyuncusuydu...
Suarez bir penaltılık kahraman olmuştu o anda.
Ancak maç sonunda Montevideo'ya heykeli dikilecek kıvama geldi... Hollanda ile oynanacak yarı finalde oynayamayacak Luis Suarez... Ama bir maç daha oynamayı garantiledi en azından...


