11 Haziran 2010 Cuma

31 GÜN, 32 TAKIM, 64 MAÇ!



Daha heyecan vericisini bilen varsa söylesin allahaşkına! Tüm futbol aşıklarının zülfü siyahı geldi, cânı, cânânı geldi, daha ne olsun?

Tam bir ay boyunca futbola doymak dileğiyle başlayalım yazıya. Malum, çok geç kaldık grup değerlendirmelerine bu sınavlardan yoğunluktan... Lakin hemen her blogda var grup değerlendirmeleri zaten, üstelik her zaman olduğu gibi gazetelerden daha güzel şekilde.

Ben biraz daha odaklanmış bir yazı yazmak istiyorum. Açılış maçını...



Bafana-Bafana hazır diye duyduk Parreira'dan. Son birkaç hazırlık maçında da gördüğümüz üzere, ne zaman ne yapacağı bilinmez o "korkutucu" turnuva takımı olmuşlar. Seyirci desteği zaten muhteşem olacak, orası kesin. Zira vuvuzelalar hazır, şapkalar takıldı, marşlar bestelendi. Aslında Güney Afrika'nın en çok güvendiği şey bu taraftar olayı. Bildiğiniz gibi, takım Steven Pienaar'ın üzerine kurulmuş durumda. En golcü oyuncuları Benni McCarthy de kadroya alınmadı... E hal böyle olunca tüm o "yıldızlık" yükü Pienaar'ın üzerinde olacak. Bunu ne derece kaldırabilecek, göreceğiz.

Açılış maçı belki de en kritik maç olacak Bafana-Bafana adına. İyi başlamak elbette iyi götürmek anlamına gelmez ama, yine de açılıştaki bir galibiyet baskıyı atacaktır omuzlardan.

Hızlı bir takım Güney Afrika. Bu turnuva için Eurosport'un yorumcusu olan Roger Milla da zaten buna dikkat çekti maç değerlendirmesinde. "Gücü, seyirciyi arkalarına aldıklarında onları durdurmak zor olabilir, dolayısıyla eğer maç başında gol gelirse, Meksika'nın işi çok zor olabilir" diyor efsane Roger Milla. Formda ortasahasıyla tecrübesiz forvet oyuncuları ne derece uyum gösterebilecek bakalım Bafana-Bafana'da açılışta...

Ha bir de dip not; top Matthew Booth'a geldiğinde seyircileri iyi dinlemenizi öneririm. Tabii vuvuzela izin verirse...




Hakikaten çok güzel grup bu A grubu. Orta Amerika'nın elemelerinde sonradan toparlanan, hazırlık döneminde İngiltere ve İtalya maçlarında müthiş oynayan bir Meksika olacak açılışın diğer tarafında.

Franco efsanesinin geri döndüğü Meksika, oldukça genç bir hücüm hattıyla oynayacak gibi gözüküyor. Özellikle Gio-Vela ikilisi, bu turnuvanın en müthiş ikilisi olmaya aday bence. Hızlı, çevik ve aşırı yetenekli bu ikili, zayıf Güney Afrika savunması karşısında neler yapacak çok merak ediyorum açıkçası.

Maç öncesinde bir dolu tahmin yapıldı tabii ki... Maça Meksika favori çıkacak diyor bir çok futbolsever ve otorite. Fakat yine Eurosport'un yorumcuları Enzo Francescoli, Roger Milla ve Giovane Elber, Güney Afrika'nın maç başında bulacağı bir golün maçın tüm momentumunu Bafana'lardan yana çevireceği görüşünde birleştiler.

Neyse, ben şimdi bir alışverişe gideyim... Malum, 2 küsur saat kaldı açılış maçına. Herkese iyi dünya kupaları, müthiş heyecanlar dilerim. Dünya kupasını keyifle izlemeniz, bir ay boyunca yazacağımız yazıları keyifle okumanız dileğiyle...

SONUNDA BAŞLIYOR!!!

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kiralık Gitmek Vs. Takasta Kullanılmak.





Her şey burada başlar işte. Halı sahalara asılan pankartı gören babalar o anda kafaya koyarlar, "dur bizim oğlanı da yazdırayım şuraya, güzel oynuyor velet" diye geçirirler içlerinden. O güzel oynayan veletlerden en büyük potansiyele sahip olanlar seçilir, ve belki de ülkenin her haftasonu konuştuğu adam olur bazıları...

Sadece futbol öğretilmez bu çocuklara orada. Takım için çalışmak, sporu sevmek, zihnen ve bedenen geliştirmektir ama genelde. Kiminin annesi alır sonra altyapıdan, "çocuğumun boyu kısa kalacak" diye, kimi de ilgisini yitirir futbola karşı. Kalanlar?



Şut tehdidi olan, genç, milli takımda oynayabileceğini göstermiş, mantıklı cümle kurabilen (ki bence acaip önemli), ayağının ayarını kaçırmayan, ofansif özelliğiyle hücumda da kullanılabilecek (en azından lig maçlarında), muhtemelen ortaları ve uzun pasları Caner'den kötü olmayan bir oyuncudur kendileri. İyidir, gereklidir transferi sol tarafa, peki gidenler?

Defans çıkaramayan güzel ülkemin en güzide altyapısı olarak kabul edilen Galatasaray altyapısının 4 önemli ürünü, kendisi için takasta kullanıldı. Üstüne bir miktar para verildi vs... bunların pek önemi yok. 2si defans göbeğinde oynayan, biri ecnebinin "offensive allrounder" dediği, diğeriyse yıllardır anadolu turu yapan 4 genç, tek bir oyuncu için yollandı.

Tamam, belki yeterli potansiyelleri yok, belki daha elzem olan A takım için oyuncu alma yolunda her şey mübah, ama biraz yukarda yazdığım gibi, kalanlar ne olacak?

Şimdi siz Anıl Dilaver olsanız, Cem Sultan olsanız, Berkin Arslan olsanız düşünmez misiniz "oha! yahu seneye bizi de Murat Ceylan (örneğin) için Gaziantep'e göndermesinler?!!" diye? hepsi Arda Turan, Emre Çolak ya da kötü bir örnek olsa da Emre Belözoğlu olamayacak evet, ama A takım oyuncusu olmak için içlerindeki isteği öldürmek, "ya beni de takasta kullanırlarsa" diye içlerine kurt düşürmek ne derece doğru?

Peki takas olayını bir kenara bırakalım. 22 yaşında, oldukça kalıplı, geleceğin Hakan Şükür'ü olacak denip denip kiralık yollanan bir Özgürcan var diğer yanda. 2 sene önce Sakaryaspor'da 31 maçta 18 gol attı 2. lig'de. ne oldu sonra? 2 tane forveti olan Galatasaray onu 3. forvet olarak dahi düşünmedi. Hala geziyor şehir şehir.

Şimdi siz az önce yukarda saydığım gençlerden olsanız, nasıl bir psikolojiye sahip olurdunuz? A takıma çıkmadan kiralık gönderilmek doğal elbet, ama bu durum, "ebedi kiralık" mertebesine yükseliyor çoğu örneğe baktığımızda.

Bilmiyorum, belki ben çok yanlış düşünüyorum, belki olaylar tamamen farklı... Ancak şöyle bir durum var, başarılı bir altyapı olmak için "geleceğin bilmemnesi" denecek oyuncuları çıkartmak, yetiştirmek yetmez, onları bir şekilde A takıma entegre etmeniz gerekir, yoksa yakında Bank Asya Lig'i tamamen Galatasaraylı dolacak...

25 Mayıs 2010 Salı

Jean-Michel Aulas Lazım Bazen




Jean-Michel Aulas... 80'lerin ortasında, kendi halinde bir şehir takımı olan, 2. ligde yeni yeni tepelere oynamaya başlayan Lyon'un 1987 yılından beri sahibi ve başkanı...

Belki de L'Arbresle'de doğduktan sonra çalışmak için ve tabii yaşamak için seçtiği Lyon'u bambaşka hayal etti, "Burası bir futbol şehri olmalı" dedi. "İnterpol ordaydı di mi yav?" sorusundan daha fazlasını ifade etsin istedi insanlara Lyonnais şehrinin.

1991 yılında ilk kez ortaya çıktı Ligue 1'da Olympique Lyonnais. 5. bitirdikleri sezon sonrası, Jean-Michel Aulas ilk kez keyifle gülüyordu bir sezon sonrasında.

Altyapının önemi nedir, ne değildir bilmiyordu Türk futbolseveri, o zamanlar. Doğru transferlerdi bizim için Yugoslavlar. Milli takım az fark yediği zaman mutlu oluyorduk, attığımız her gole sevinmeye başlamıştık. Sonra yavaş yavaş bir şeyler oldu. Galatasaray Tanju'nun falsoları, Uğur'un deparları, Cüneyt'in müdahaleleri veya Prekazi'nin füzeleriyle yarı finale çıktı Şampiyonların arasından.

O zamanlarda Aulas ise altyapı kurmakta, tesis geliştirmekte, yatırımlarını adam gibi yapmaktaydı. 2. ligden aldığı takımı 1. Lig'in saygı duyulan takımı haline getirme yolunda büyük yol katetmişti.

Diğer yazılarımı okuduysanız, Galatasaraylı olduğunu anlamışsınızdır. Psg-Monaco ikilisinin bizden çektiği yıllara tekabül ediyor deli deli futbol takip etmem. Lyon'un ise adı sanı duyulmamıştı o zamanlar fazlaca. 90'lar başında sıradan bir orta sıra ekibi olan Lyon, 2000'lere yaklaştıkça kendini buldu aslında. Bu da yıllarca, ısrarlı şekilde, gündelik başarı gütmeden, yapılan altyapı planlarına uyan başkanın başarısıydı.

2000'lere geldiğimizde Galatasaray Uefa kupasını aldı, delirdik hepimiz. Commandante vardı, Popescu vardı, altyapıdan çubuklu tosun geliyordu hem... sırtı yere gelmezdi Galatasaray'ın. Lyon mu? Lyon kimdi be o zaman?

Aulas'da düğmeye basmıştı aslında tam o sıralarda. 2001-2002 sezonuyla birlikte 7 sene sürecek bir Fransa imparatorluğu olarak döndü 10-15 senelik yatırımlar, planlar başkana.

7 yılın içinde Fransa Kupası, Şampiyonlar Ligi yarı finalleri de var tabii. Kaldı ki, Oynanan futbol her şeyin önüne geçti bazı zamanlarda. Kendi yıldızlarını da yarattı Lyon. Juninho, Kallström, Sony Anderson, Sidney Govou, Malouda, Clerc vs...

Zamanla altyapı da coştu tabii o kadar akademiden sonra. Zaman zaman ilk 11'in 9'u altyapıdan oldu. Peki nasıl oldu bu?

Akademi dedik ya, anaokulu gibi Lyon akademisi. Çocuklar okula gider gibi gider, mentörlerine teslim edilir, futbol ve profesyonellik öğrenirler. Çoğu da daha 16 yaşına geldiğinde gelişip kendini bulur. Örnek mi? 16 yaşına gelmeden profesyonel olan Karim Benzema.

Yakın zaman örneği o tabii, ama sadece onunla sınırlı değil Lyon altyapısı. Yannis Tafer, Frederic Kanoute, Ludo Giuly, Hatem Ben Arfa, Miralem Pjanic, Anthony Mounier vs...

Daha başarılısı çıktıkça örnekler düzeldi, gençler daha da hırslandı. "Onlar gibi olabilirsin" sözü "Neden onlar gibi olmayayım?" sorusuna dönüştü gençlerde, böylece herkes memnun oldu. Ama en çok da başkan...

Jean-Michel Aulas'yı çok eleştiren oldu bu sezon. 7 yıllık imparatorluk bitince çöken sistem ve yaşlanan oyuncular değişti yeri geldikçe. Gregory Coupet gitti, Juninho gitti, Benzema Madridista oldu... Ve sezon başında belki de ilk kez bu kada para harcadı Aulas transfere. Lisandro Lopez, Gomis, Cissokho geldi. Kadronun bu sezonki yaş ortalaması 23.6'ydı.

Claude Puel çok bocaladı. O kadar bocaladı ki, Aulas onun arkasında duruyor diye Lyon taraftarları başkanlarına hiç olmadığı kadar kızdılar. Ama o bildiğini yaptı yine. Teknik direktörüne inandı ve sonuç güzel oldu... Şampiyonlar Ligi yarı finali, Lig ikinciliği.

Yaş 23.6... Milan'ın yarısı eder... Yine bir dirilişin ortasında Lyon... 2 sene sonra bir 7'lik seri daha gelebilir yani...

21 Mayıs 2010 Cuma

Premier League'de Yılın Adamı




Alkışa, takdire şayan olduğu şüphesiz çok açık Harry amcanın. Hem Portsmouth taraftarının, hem de Southampton taraftarının (ki ezeli rakip değil, ebedi düşmandır bunlar) nefretini kazanmış, hem de bunu ikisini de yöneterek, hatta bir tanesini imkansız gibi gözüken bir görevi üzerine alıp, neredeyse son maçta ligde tutacak kadar başarılı şekilde yapmış (southampton) bir teknik adam. Her şeyden önemlisi, bir futbol adamı Harry Redknapp.

Portsmouth'u Premier League'e çıkardıktan yaklaşık 2 yıl sonra Southampton'ın başına geçtiğinde, "seneye bir Championship takımı çalıştırıyor olacak" yorumları yapılmıştı. Zira hakikaten rezalet bir takımdı Southampton.

Sonra tekrar Pompey oldu takımı Harry amcanın. Şöyle düşünün, Fenerbahçe-Galatasaray-Fenerbahçe benzeri bir trafik.

Portsmouth ile birlikte 2007-2008 sezonunda FA Cup'ı kazandı. Çok da üst düzey olmayan bir takımla aldığı bu başarı, West Ham ile birlikte İntertoto birincisi olduğu sezondan bu yana geçirdiği en iyi sezonu yaşattı belki de.

Ve belki de hiç olmayacak bir iş oldu, 5 milyon poundluk bir tazminat ile birlikte, Spurs'ün yeni menajeri oldu 2008 Ekiminde.

Tottenham o aralar bir garipti aslında. Jermain Defoe, ki her futbolseverin bildiği üzere bayrak adamlarından biridir Tottenham'ın 9.3 milyon pounda Portsmouth'a satılmıştı, bir sene sonra 16.4 milyona geri alınmak üzere...

Yok yok, hakikaten garipti Tottenham o aralar... Keane de 24 milyon'a Liverpool'a gidip, yarım sezon sonra geri dönmüştü aynı sezon. Arka arkaya 2 sezonda, transfer gelir-gider dengesi "-132 milyon pound"u gösteriyordu, başarılar pek yakın görünmüyordu, harcamaların ardından heveslenen taraftarlar, sabırsızlanmaya başlamıştı...

Harry Redknapp'in işi zordu anlayacağınız, yine. Tam 109 değişiklik yaptı 2.5 sezonda Tottenham kadroda. Kiralık gidenler, alınıp gönderilenler, bekleneni veremeyip zararına gönderilenler vs...

Bu denli fazla oyuncu "ticareti" sonrası normaldir eleştirilmek. Eleştirildi Harry Redknapp, zaman zaman çok başarısız olduğu söylendi, zaman zaman kendisine tanınan imkanları kullanamadığından. Gerçi bizde olsa "Heri adam değil" ya da "Heri adamsa totnımı şampiyon yapsın" geyikleri yapılırdı. Ya da eleştiriler sonrası kovulurdu belki de, bilinmez.

Bu sene takımını 4. yaptı Harry Redknapp. Şampiyonlar Ligi vizesi aldı uzun süredir bunu aşkıyla yanıp tutuşan Tottenham. Ve yılın teknik adamı seçildi Premier League'de.

İşte size bir başarı, bir sabır öyküsü.

Uzun mu oldu? "Özet geç"eyim;
Portsmouth'tan Southampton'a geçmek 20000 beddua,
Southampton'dan Portsmouth'a geçmek 20000 beddua,
Portsmouth'tan Spurs'e geçmek 5 milyon pound,
2.5 senede istediğin takımı oluşturmak için edilen zarar 132 milyon pound,
O kadar eleştirilip, İngiliz esprilerine konu edildikten sonra Spur'ü 4. yapıp Şampiyonlar Ligi'ne gitmek;

PAHA BİÇİLEMEZ!