Her dünya kupası bittiğinde, futbolseverler "lan biz napıcaz şimdi ligler başlayana kadar?" boşluğunun içine düşer. Boşluktalık hissi çok sürmez aslında; hazırlık maçları, transferler, avrupa kupaları eleme turları...
Lakin boşluk hissini yaratan artık her gün ya da gün aşırı maç olmayışı değildir. Her gün görmeye alıştığımız şeyleri, çeşitli yerlerde okumaya alıştığımız, arkadaşlarmızla sürekli, 1 ay boyunca tartıştığımız şeyleri artık en azından aynı sıklıkla görmeyecek, konuşmayacak oluşumuzdan ileri gelir.
Evet, her gün maç olmasına, deli gibi futbol heyecanı yaşamaya çok alıştık biz. Ancak özleyeceğimiz şey yalnızca bir kupa için savaşan futbolcular mı? Kesinlikle hayır...
ÖMER ÜRÜNDÜL
Ömer üründül çook derken
Hepimiz çocukken mahalle maçı yapmışızdır. Hatta belki o geleneği halısahalarda devam ettirenler bile olabilir. Hepimizin bildiği üzere, mahalle maçları tüm dünya kupası maçlarından, şampiyonlar şampiyonu olmaktan, UEFA Kupası'nı almaktan daha fazla heyecan yaratırdı bizlerde. Ne de olsa geleceği biz yazıyorduk orada. Lakin büyük heyecanla maç için ayakkabılarını giyen ve okulun bahçesine çıkan çocuk, maçın yapılacağı alanda mahallenin abilerinin maç yaptığını görüp hayata küser halde evine geri döner arkadaşlarıyla birlikte... İşte Ömer Üründül benim için o abilerdi turnuva boyunca. Cipsimi biramı almış, maça kendimi hazırlamışken "yanımda değerli yorumcumuz Ömer Üründül var..." cümlesiyle tüm hevesim ve hazırlığım anlamsızlaştı her maçta. Gelin görün ki, kendisiyle yapılan röportajlarda Ömer Üründül "yaptığım mükemmel yorumları görmüyorlar" demiş. Enteresan bir açıklama di mi Ömer abi? "Çoook"
Neyse, bir başka büyük turnuvada daha az maç yorumlamanız dileğiyle...
MAHİNDRA SATYAM
Genelde pek bakmam oyun alanlarının kenarlarda yer alan reklamlara, lakin bu turnuvada dikkatimi çeken bir şey vardı. "Acaba reçel markası mı bu? Oyuncak şeysi mi yoksam? İsmi de ne güzelmiş" şeklinde dikkatimi celbetti bu Mahindra Satyam. İsminden bir Hint markası olduğunu çıkardım da, nedir ne değildir diye çok düşünmemiştim açılış maçında. E ama sonradan her maç her maç görünce, bizim bilmediğimiz bir dünya devi mi bu nedir şeklinde düşüncesiyle araştırmaya girdim. Haydarabat merkezli bir it-offshore firmasıymış bu şirket (onun ne olduğunu sormayın, bilemiyorum). Bayağı sağlam bir firma olsa gerek ki, her maça dev yarâsa reklamlar koyabilmişler... Bu da bir ayrı akılda kalan oldu benim için...
DÜNYA KUPASI MEME YAPINCA (KONPİLE DEĞİŞMESİ LAZIM)
Yiğit Özgür'ün zamanında bir karikatüründe "olanca memeler" diye bir söz kullanmıştı... Hah işte, bahsettiği bu ablaydı. "Olanca memeleriyle" (yuvarlak), memelerini gözümüze soka soka aklımıza giren bu arkadaş, zaman zaman sol memesinin üzerine aldığı "Axe" reklamıyla da dikkatimizi çekti. Birçok derginin vs... kapağında görmeye alıştık Larissa Riquelme'yi. Roman'dan sonra futbol konusu dahilinde oldukça estetik bir başka Riquelme oldu hayatımızda.
Ablamızın tek derdi Paraguay'ın şampiyon olması gibi gözükse de, o görünen şeylerin önüne hep memeleri geçti sağolsun. "Paraguay gruptan çıksın göğüsleri açıcam, Paraguay bu turu geçsin bi kere elleticem" gibi vaadlerde bulunan Riquelme, "Şampiyon olursak takım için(?!) soyunacağım" dediğinde, bir anda Paraguay aşkı kapladı içimizi... Yani sporseverlerin içini, benim değil.(öhöm). Ama çabuk vazgeçti abla, zaten gösterip vermemiş gibi olduk, soyunayım gitsin dedi ve soyundu turnuva bitmeden. 
Erotizm bununla sınırlı kalmadı. Hatta olay erotizmle sınırlı kalmayıp pornografiye de döndü. Bobbi Eden adlı ablamız, ki kendisi bir pornstar imiş (vallahi bilmiyordum, arşivimden kaçmış), "Hollanda'nın şampiyon olması halinde çok ilginç sürprizlerle karşınızda olacağız" mealinde bir tweet yazdı Tweeter'da. "Herkese benden oral, İhsan'a duble" diye bağırdı mı bilemeyiz ama, Hollanda şampiyon olsaydı, yaklaşık 30 bin tivitır takipçisini mutlu edecekti 3 arkadaşıyla birlikte Bobbi... (bobbi gel oğlum)
Anlayacağınız o ki, her zamankinden daha fazla "seksi resimleri için tıklayınız gazeteciliği" ekmeği çıkardı bu dünya kupası... Bu sene de ne meme yaptı arkadaş!
VUVUZELA
Ara başlığı görünce "hıaaaayırrr" deyip okumayı bırakanlar, hatta sayfayı kapayıp bilgisayarı yeniden başlatanlar olmuş olabilir. Ya da belki aranızda az sayıdaki ilginç insanlardan vardır, vuvuzelayı sevdiğinden daha bir şevkle okuyor olabilir şu an, bilemem. Lakin bildiğim bir şey var ki, "İÇİNE ETTİNİZ LAN MAÇLARIN VIZ VIZ VIZ!"
Tamam güzel kardeşim, kültürdür, iyidir hoştur. "Connecting through culture, celebrating diversity" düsturuyla hareket edilmiş olabilir, de, bana ne?
"Nerede çalıyorsanız çalın, maçlarda çalmayın" yahut "maçlarda çalın da, az çalın, mesela herkes Trabzonspor seyircisinin 61. dakika gösterileri gibi plaka numarasından falan bir şey belirlesin, ona göre çalsın" deme cesaretini gösteremeyen Sepp Blatter, Afrikalı dostlarımız hariç tüm dünyayı bunalıma soktu maç izlerken.
Eurosport ofisinde izlediğim ilk maçta, ki muhtemelen Fransa-Uruguay maçıydı, yaklaşık 3-5 televizyondan gelen de-senkronize "iziuuuv, vizuuuuu" sesleriyle çıldırma noktasına geldim. Hatta aramızda "lan raid taksak gider mi acaba?" diye düşünenler olmadı değil. Ha sonradan ofise 90 tane vuvuzela sipariş edenler oldu, "acaba ben mi anormalim?" düşüncesine sevk ettiler beni...
En kötüsü de, her yere sıçraması oldu. Mahallemizde bir çocuk, artık nereden eline geçirdiyse, Afrika'da çalınan aletin aynısıyla, replika değil, parkta çalıyor her gün. Elime geçirdiğimde çok yaşamayacak belli, o yüzden tadını çıkarsın diyorum, elleşmiyorum.
En büyük korkumuz da sanırım bu aletin Turkcell Süper Lig'e sıçraması olacak. Belki de artık seyircisiz maç yerine, olay çıkaran seyircileri bir yere toplayıp 90 dakika kulaklarını vuvuzela üfürürken maçı izlemeye zorlamak çok güzel bir ceza olabilir, bilmiyorum, bana öyle geliyor...
KAHİN AHTAPOT PAUL
Şimdi. Bir ahtapot için övgü yazısı falan yazacağımı hiç düşünmezdim. Hatta, bir ahtapot için yazı yazacağımı da düşünmezdim. Gel gör ki, adam hatasız bir dünya kupası geçirdi, yazmamak ayıp olur.
Bülent Timurlenk bir hesap yapmış, bu Paul kardeşimizin ilk tahminine 10 avro yatıran bir insan evladı, oradan kazandığı parayla Paul'ün tahminlerine oynamaya devam etse, tam 6.300 avro kazanırmış. Ahtapot enteresan hayvan di mi Ömer abi? "Çook."
Garip garip şeyler okuyorum. "Xavi'nin, Klose'nin oynadığı takımın galibiyetini ben de bilirim lan, ondan n'olur ki?" sorularını soran, bunu ciddi ciddi soran arkadaşlar varmış. Ahtapot diyorum lan, ahtapot. Jöle kıvamında hayvan. 8 tane kolu var kafasına bitişik. Gidip Müller'ini, İniesta'sını mı bilecek?
Neyse efenim, kupa bitti, bu hayvan hatasız kapattı kupayı. Emekli olmuş diyorlar. 1.5 yıl ömrü kalmış, kalan ömründe de midyeye midye demeyecekmiş. Keşke 2-3 sene daha duraydı da, Euro 2012 için tahminlerini de alaydık... Neyse artık.
Aslında emekliliğini bizim "Bay Tahmin"de geçirse, "Paul abi kız arkadaşıma hediye almam lazım, bugünkü maçlardan güvendiğin 3 takımın midyesini yesen?" diye sorsalardı, "Cumartesi için güvendiği 2 maçı söylerse sevinirim" falan deseydi fantastik Bay Tahmin izleyicisi... Başka ahtapota inşallah.
Saha dışı böyle manyaktı işte. Saha içine tabii ki sonra değineceğiz...
13 Temmuz 2010 Salı
Dünya Kupası'nın Aklımıza Kazıdıkları (saha dışındakiler)
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Ve Final...
Kupa finalleri yalnızca kupa mı kazandırır bir sporcuya? Yoksa madalya mıdır tüm turnuva boyunca akıtılan terin karşılığı? Hayır, asla...
Yıllarca büyük turnuvalarda nefis takımlara sahip olup nefis maçlar çıkaran, saçma ya da şanssız olayların ardından elenen iki takımın maçıydı aslında bu final. 2 kez finale kalmış, ikisinde de mağlup olmuş Hollanda ve finale dahi çıkamamış İspanya.
Maç öncesinde bizim "Yeniköy Kasabı" çok da gergin değildi açıkçası. "Final öncesi çok fazla değişiklik yapmayacağız, ayrıca bir antrenman programı ya da buna benzer bir şey düşünmüyorum" demişti Del Bosque. Yalnız onun söylediği tek bir şey benim çok ilgimi çekti. "Bu jenerasyonla kazanmak zorundayız, bir daha aynı yetenekte bir takım kurabilir miyiz bilmiyorum"...
Aynı adamların çıkması çok da zor değil aslında. Zira inanılmaz altyapı sistemi, altyapıdan çıkan tüm oyuncularının kendine güveninin tam olması ve takımda yer bulma kaygısının olmaması alt neslin milli takımı bu seviyede tutabilmesi için oldukça mühim. Kaldı ki, İspanyolların özgüveni bir daha gitmemecesine geldi finalin ardından.
Diğer tarafa baktığımızda ise çok farklı bir tablo gördük. İspanya'dan çekindiğini gösteren açıklamalar yapan Bert van Marwijk, "favori İspanya'ya göre oyununuzu şekillendirecek misiniz?" benzeri sorulara "Kesinlikle hayır" cevabını vermişti basın toplantılarında. Ne de olsa total futbol diyarından geliyordu "Portakallar". Barcelona'yı duvara karşı bırakan İnter gibi oynamayacaklarını, kendi futbollarıyla kazanmak istediklerini söylemişti Marwijk. Biz de inandık!
BBC'nin maç için seçtiği başlık ve resim çok manidar hakikaten. Aynen bir üstteki resmi "Maç Sonunda Hollanda Hakemden Şikayetçiydi" başlığıyla verip, bayağı bir dokundurdular Hollanda'ya. Aslında bu "çıkan kısmın özeti", canı çıkacaktı İspanyolların özellikle ilk yarıda. İnanılmaz sert bir savunma futbolu, yıldırmaya ve pas oyununu bozmaya dayalı bir tel örgü çekmek istedi turuncular. Tabii hücumda da amaç, Sneijder'ın paslarında Robben'i kaçırmaktı. Kaçırdılar da, lakin dengesizliği tuttu Robben'in final maçında.
"Hiç değilse alan savunmasıyla büyülemişti bizi İnter!" haykırışları arasında, tepkiler derya olmuşken maç bitiverdi. Ne hakem, ne oyuncular ne de teknik direktörler çok bir şey yapmadı aslında 90 dakikada.
Aslında onlarca dakika önce görmesi gereken kırmızı kartı, uzatmalarda, hiç alakası olmayan bir pozisyonda gördü Hollanda. Heitinga'nın o pozisyonda İniesta'ya dokunmadığı açıktı, ancak pek de seçilemiyordu o açından.
Hakemin maçın içine ettiği an aslında çok önemsiz gibi gözüken ama kupanın sahibini belirleyen bir hatayı kapsıyordu. Sneijder'ın kullandığı serbest vuruş gayet devasa bir temasla kornere gitmiş olmasına rağmen, Howard Webb nedendir bilinmez, aut kararı verdi. Ve olaylar gelişti...
Bizler "guoooool" diye bağırırken, İniesta'nın atletindeki yazıyı okuyunca o tribün havası yerini hüzne bırakmadı değil hani. "Sonsuza dek hep bizimle olacaksın Dani Jarque" yazıyordu. Ve her şey daha güzeldi artık. Daha anlamlı bir gol, her şeyden daha büyük bir jest...
Ve İspanya dubleyi yaptı. Kahin Ahtapot Paul bir kez daha bildi. İlk kez bir takım, dünya kupasında ilk maçını kaybettikten sonra şampiyon oldu. Hollanda ilk bir maçlarında kazanamadılar bu dünya kupasında ve ilk kez mağlup oldular 22 maç sonunda. Sneijder bir sene içinde kulüp takımıyla tüm kupaları aldıktan sonra, dünya kupasını da alan ilk futbolcu olma şansını kaçırdı...
Tebrikler İspanya! 1998-2000 Fransa'sı olmaman dileğiyle...
Uruguay - Almanya

Dert yok tasa yok, maçı kaybeden tarafın 'kaybı' çok da büyük olmayacak, iki ekip de dünya kupasına renk katmış, ikisine de şans verilmiyorken ikisi de tüm otoriteleri şaşırtarak kendilerinden beklenmeyen yerlere, birşeyler beklenen takımların önüne geçerek ya da onları bizzat eleyerek gelmiş, iki ekip de mücadeleyi seviyor, iki ekibin de maçı değiştirebilecek adamları var... E o zaman bu kadar özelliğin bir araya geldiği bir üçüncülük maçının kötü geçmesi mümkün olabilir mi?
Almanya'nın kadrosunda bayağı eksiklikler vardı ki bunlar öyle yenir yutulur değil; turnuvanın tarihine geçmek isteyen Miroslav Klose, Almanya'nın savunmasına ters kademeleriyle büyük katkı sağlarken hücuma da destek veren Philip Lahm, Jabulani'den dert yanmayan ve başı ağrımayan tek kaleci Manuel Neuer, her ne kadar 'hay senin ayağına' dedirtse de hücuma hatırı sayılır katkıda bulunan Lukas Podolski forma giyemediler. Bence maçın bu kadar gollü geçmesi, Almanya'nın bu kadar gol yemesi, Jerome Boateng'in alışkın olmadığı sağ bekte yer alması, Philip Lahm'ın yokluğu ve Dennis Aogo'nun takıma ısınmamış görüntüsünden kaynaklanıyordu.
Schweinsteiger'ın mücadelesi, Khedira'nın ve Müller'in katkılarıyla orta sahayı ayakta tutarken ilk dakikalarda Uruguay'ı da yarı sahasına kapattı; Almanya, Mesut'un milimetrik paslarıyla gücünü gösterirken Cacau'nun Klose'nin yerini dolduramadığına şahit olduk. Derken Schweinsteiger 2006'da Portekiz'e attığı golü andırır bir yerden çok iyi bir şut çıkardı ve Jabulani kendini Müller'in önüne attı.
Müller de yapması gerekeni yaparak ters köşeyi güzelce buldu. Schweinsteiger'ın kaptırdığı toptan yenen gol, Uruguay savunmasında iki külçe altın bulunmasıyla telafi edildi ve Almanya, iki kez üst üste üçüncülüğe razı oldu.
Suarez ve Lugano geri dönmüş, Uruguay'ın üçüncülük maçına razı olmasının belki de en büyük etkeni olan bu iki adam sahada yerini alınca Almanya karşısında oldukça dirençli bir Uruguay izledik. Zaten bu turnuvanın en çok koşan takımı diyebiliriz kendilerine; rakipleri ile arasında doğan kalite farkını fiziki güç ve üstün mücadele ile kapatan Uruguay, Edinson Cavani'nin ayağından yakaladığı gol ile beraberliği yakalayınca hareketlendi. Tutuk başladığı maçı Diego Forlan'ın bu turnuvada Uruguay'ı sırtlamasını mükemmel bir şekilde taçlandıran golü onları öne geçirdi; ama Jansen'in 'hazırol'da attığı ve Khedira'nın Uruguay'ın yan top hatalarından birini daha değerlendirdiği iki kötü gol kendilerini mağlup konuma getirdi.
Suarez, biraz daha dikkatli olsaydı maç daha erken Uruguay'ın üstünlüğüne geçip başka bir hal alacaktı ama Gana'nın ahı tuttmuş olsa gerek. Forlan, son dakikada yakalanan şansı çok iyi kullandı; ama Gana'yı evine gönderen üst direk Uruguay'a da bir dur dedi. İki tarafın da güzel bir futbol sergilediği bu maç, 2010 Dünya Kupası'nın en güzel maçlarından biri olarak futbolseverlere izlediklerinin futbol olduğunu hatırlatmış oldu.
8 Temmuz 2010 Perşembe
Lorik Cana

Çok uzun zamandır transfer bekleyen Galatasaray taraftarı nihayet aradığı buldu akşam saatlerinde... Geçtiğimiz sene de ilgilenilen, Sunderland'e kaptırılan, gittiği sezon Sunderland'ın kaptanı olan, 35 mçata çıkıp 15 maçta "Maçın Adamı" seçilen Lorik Cana (lorik tsana-çana) 4 yıl boyunca Galatasaray'da.
Öncelikle şunu söylemek lazım, ortak bir kültürden gelmemize rağmen, mülteci olarak Fransa'ya göçen ailesi sebebiyle daha "Frenk" bir kültürü var kendisinin. Forması için oynayan, taraftarıyla bütünleşen, hırslı, atletik ve güçlü bir oyuncu Lorik Cana. Önce Psg, sonra Marsilya ve son olarak da Sunderland taraftarının en sevdiği oyunculardan olmayı başarmış bir oyuncu Cana. Kaldı ki, Sunderland taraftarları, transferin açıklanmasıyla birlikte menajer Steve Bruce'a inanılmaz tepkiler göstermekte forumlarda. 
Hırslı bir oyuncu dedik, en çok eleştirilen nokta olan fazla kart görmesine değinmek lazım. Sert bir oyuncu Cana. Yalnız buradaki sertliğin kontrolsüzlük olduğunu söylemek abes kaçar. Fransa ve İngiltere gibi gayet sert oynanan iki ligde, 191 maçta toplam 59 sarı kart ve 2 kırmızı kart görmek, gayet normal bir şey. Kaldı ki, ligimizdeki "kasap" futbolcuların varlığını düşünürsek, kendisinin oyun tarzı ilk defa göreceğimiz bir oyun tarzı değil.
Peki nasıl oldu da, bir sene önce 7.5 milyon euro'ya kaptanlık bandını takmaya gittiği Sunderland'den 4.5 milyona alınabildi? Bunun kişisel sebepleri var şüphesiz. Sunderland'in planlarını, Steve Bruce'un kendisine gelen tepkileri nasıl cevaplayacağını bilemem, yalnız Cana yönünden bakarsak, gayet mantıklı ve makul bir transfer. Neden mi?
Kendisinin de Sunderland'in resmi sitesinde anlattı aslında... Sürekli avrupa kupalarında oynayan, her sene Şampiyonlar Ligi hedefi olan bir takımda oynamak istediğini söyledi Cana, ki bu gayet normal. Diğer bir neden, babasının da zamanında Türkiye'de, Ankaragücü ve Gençlerbirliği'nde oynamış olması. Yani Türkiye'ye sıcak bakmakta. Ayrıca "aileme daha yakın, kendi kültürüme çok daha yakın hissedeceğim kendimi orada" dediğini de aktarmak lazım.
Kısacası, her iki taraf için de mükemmel transfer. 27 yaşında, sakatlık sorunu olmayan bir milli takım kaptanını, Mehmet Topal'ı 5 milyon euro'ya sattıktan sonra 4.5 milyon euro karşılığında alabiliyorsanız, bu bir transfer başarısıdır nazarımda.
Unutmadan, Ermal Kuqo ile birlikte hem Arnavutluk milli basketbol takımı kaptanı, hem futbol milli takımı kaptanı aynı kulübe geldi şimdi. Bir diğer not da, Alban Bushaj, Cevad Prekazi ve Claudian Duro'dan sonra 4. Arnavut olacak...
İspanya - Almanya

Dün akşamki maç, öyle sanıyorum ki sadece benim değil pek çok kişinin beklemediği bir sonuçla bitti. Bir panzer gibi önüne çıkanı gole boğan Almanya, bu oyun stiliyle "Kötü bir Barcelona" izlenimi veren İspanya'yı da kurbanları arasına katar ve finalde Hollanda'nın karşısına dikilir diyorduk; ama onlar sadece kendilerini favori göstermeyenleri yanıltarak yarı finale çıkmakla yetindiler.
Almanya'da tek eksik Müller'di ki bence dün Trochowski boşluğunu dolduramadı ve Almanya'nın enerjik orta sahasında aksayan bir dişli olarak göze çarptı. Almanya'nın geçilmeyen savunması yine yerindeydi, Mertesacker ve Friedrich bir süre daha o mevkide iyi işler yapacak gibi duruyor. Lahm'ı ise hayranlıkla izlediğimi belirteyim, bir adam hem kendi kanadını kapatır hem ters kademeye girer hem de rüzgar gibi hücuma çıkar mı yahu? Lahm, pazu bandını Ballack'a kendi isteğiyle vermeyceğini söylüyor, bırakın vermesin!
Ballack'ı çok arayacağını düşündüğümüz Almanya'da onun boşluğunu doldurmayı başaran ve bulunduğu bölgeye uyum sağlayan Mesut, bir-iki pas dışında göze pek gözükmedi; İspanya orta sahası içinde kayboldu. Podolski de Kroos'a çıkarttığı pas dışında maça büyük bir etki yapamadı. Kroos'a da bir lafım var: Koskoca Casillas, top Jabulani de olsa yer mi be öyle plaseyi? Schweinsteiger'a da yazık oldu diyebilirim, çünkü takımını hücuma çıkarmak ve İspanya hücumlarını baltalamak için elinden geleni yaptı. Klose de tarihe geçeyim diye 32 yaşında bir santrafor olmasına rağmen koşturdu durdu, üçüncülük maçında bu kadar enerjik göremeyeceğiz bence.
İspanya ise turnuvanın haklı favorilerinden biri olarak sahadaydı ve Almanya'ya oyun izni vermedi. Her ne kadar "kötü Barcelona" desek de bu sıfat bile İspanya'nın diğer milli takımlara nazaran takım oyununu ne kadar kulüp bazına yakın oynadığını ortaya koyuyor. İspanya bence turnuvanın en "takım" olmuş ekibi ve Xavi de turnuvadaki en "futbolcu" adam. Orta alanda yaptıkları presle, mevkisi belli olmayan adamlardan oluşup sürpriz ataklar yapan Almanya'nın oyununu bozup, Iniesta'nın nereden geleceği belli olmayan ve diğer oyuncular tarafından desteklenen ataklarıyla zor anlara sebep oldular.
Villa ise dün suskun kaldı, çünkü İspanya her ne kadar rakibini kıstırıp, topları daha onlar atağa çıkarken kapsa da Xavi ve Iniesta'nın izleyenleri hayran bırakıp, rakip taraftarlara da "Eyvah" dedirten direk pasları hedefini pek bulmadı. Villa da bu pasları alamayınca gole gidemedi. Pedro ise henüz ezberlenememenin avantajıyla Almanlara çoğu pozisyonda top göstermeyerek hücuma katkıda bulundu; ama Torres'e pas vermeyişi kahraman olma arzusundan kaynaklı bencilce bir hareketti. Veteran savunmacı Puyol da takım arkadaşı Pique ile müthiş bir mücadele vererek -ki gol pozisyonunda da beraber kafaya çıktılar o kadar birlikte hareket ediyorlar- Klose'nin tarihe geçme hırsını etkisiz kılmayı başardılar. Ramos'a da diyecek bir şey yok, adam zaten Madrid'in sağ beki...
Bir gol haberi ise Hollanda'dan geldi... Schweinsteiger "Dünyanın en iyi takımına karşı oynadık" diyip adeta bükemediği bileği öperken, bayanların Viva España diye haykırışının arkasındaki sebebi henüz çözememişken şimdi de Hollanda'yı destekleyecek bir "abazan korosuyla" karşı karşıya kalacağımızı kesinleştiren bir Twitter iletisi ortaya çıktı: Kendi piyasasınında isim sahibi Bobbi Eden büyük bir vaatte bulundu, detayları ise... Her yerde! Fakat Bobbi benimle aynı fikirde olacak ki böyle bir söz verdi; Ömer Üründül'ün de dediği gibi "Bu maçın galibi kupanın da galibi olur"...
