
Fenerbahçe - Eskişehirspor karşılaşması, Turkcell Süper Lig'in bitmesine 3 hafta kala zirvenin seyrini derinden etkileyecek önemli bir maçtı. Açıkçası son birkaç yıldır gerekli maçlara asılmadığı için şampiyonluğu kaybeden ve yaptığı yanlış transferlerin bedelini ağır biçimde ödeyen bir Fenerbahçe'nin varlığı bu maçtan önce beni tereddütle doldurmuştu.
Fakat Fenerbahçe'nin ilk düdükle başlayan temposu çekincelerimi ortadan kaldırdı. Arka arkaya gelen pozisyonlardan sonra, Alex'in kendisinden artık yıllarla ölçülen sürelerdir beklediğimiz frikik golünün gelişi Rıza Çalımbay'ın hafta içinde yaptığı açıklamalara ters bir konsantrasyon gösteren Es-Es'in fişini çekmeye yönelik ilk hamleydi.
Bundan sonra Fenerbahçe'nin geri çekilip, 77 dakika geçen haftalarda yaptığı topyekün savunma uygulamasına dönmesini bekledim; ama durum böyle olmadı ve Fenerbahçe, taraftarının desteğiyle ataklarına devam ederek Özer Hurmacı'nın ısrarla takip ettiği toptan ve günün hatalı ismi kaleci İveşa'nın yanlış hamlesinden doğan ikinci gol skoru netleştirince Fenerbahçe tempoyu geçen haftalara kıyasla daha yüksek bir düzeye düşürdü.
Avrupa'da başarısız olduğunu düşünsem de Christoph Daum'un Türkiye'yi tanıması konusunda hakkını teslim etmem gerekiyor. Fenerbahçe'nin oyun düzeni, bir zamanlar Lucescu'nun uyguladığı taktiğe benzer bir şekilde, sanki geri çekilmiş ve rakibi tarafından sindirilmiş izlenimi veren, ama oyunun tempo ayarlayıcısı ve kontrol sahibi tarafı olma şeklinde şu ana kadar kusursuz işliyor. Fenerbahçe ilk yarıda mağlup olduğu takımların hepsiyle hesabını bir bir kapatıyor.
Türkiye Kupası Finali
İlginç şehir ve saat seçimiyle son yılların belki de şüphelere, komplo teorilerine, şaşkınlıklarına en açık Fortis Türkiye Kupası finalinin Fenerbahçe için ne denli önemli olduğunu söylemeye tabii ki gerek yok. Trabzonspor'un da şu an tutunacağı tek dal bu kupa olduğu için, iki taraf arasındaki çekişme ve husumet de göz önünde bulundurulduğunda, oldukça gergin bir maç bizi bekliyor.
Fenerbahçe'yi yine galibiyete yakın görsem de Türkiye Kupası'nda saçmalama özelliğinden ötürü pek de ümitli değilim. Fakat bu sene Daum'un zor maçlarda uyguladığı iyi taktikler Fenerbahçe'ye önemli galibiyetler getirdi. Bu sebepten ötürü bunlara bir yenisinin eklenmesi şaşırtıcı bir sonuç olmayacaktır, ama Trabzonspor bir kez daha kupayı müzesine götürürse bunun da beklenmedik olduğunu söyleyemeyeceğim.
Alex de Souza & Selçuk Şahin
Bu iki adam hakkında da söyleyeceklerim var sevgili okurlar. Alex herhalde Türkiye istatistiklerinde gelmiş geçmiş en iyi yabancı oyuncu, Fenerbahçe'nin 'futbol' oynamadığı maçların çoğunu kazandırmayı bilmiş ve özellikle kaptanlık pazubandını da aldıktan sonra pek gözükmediği Avrupa kupalarında da önemli işler yapmış bir futbol adamı.
Fenerbahçe o olmadan pek bir varlık gösteremiyor. Verdikleri için kendisine müteşekkirim ve takımın hala ihtiyacı olduğunu düşünüyorum; ama -bence- Anelka gibi yıldızların Fenerbahçe'de silik kalmasına neden olan, tek adamın yokluğunu kapatamayan 11 futbolcu gibi rezil tabloların oluşmasına sebebiyet veren Alex bağımlılığı da son bulmalı. Bu akşamki oyununu çok beğendim, gerektiğinde top çalması, öldürücü pasları ve şutlarıyla gereğini yerine fazlasıyla getirdi.
Selçuk Şahin... İşte -bence- bu adamın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor. Fenerbahçe'ye geldiği zaman Maraton Alt VIP tribününden kendisine düzülen methiyeleri dinlemek zorunda kaldı, tartışıldı, hakaretlere ve haksızlıklara uğradı, Real Zaragoza'nın Movilla'lı, Galetti'li, David Villa'lı hücum hattına tek başına set çekmek zorunda kaldığı için yuhalandı vs. vs. Fakat bunların hiçbiri Selçuk'u küstürmedi ve o artık Fenerbahçe orta sahasını toparlayacak yerli isimlerin başında geliyor. Benim için gecenin bir diğer adamı da oydu.
2 Mayıs 2010 Pazar
Alex'in olursa iyi olur yeğen...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Futbolun Akademi Ödülleri
- Luis Suarez (Ajax) 51 46 24
- Leo Messi (Barcelona) 51 41 11 (bi numara büyük alsın, böyle giderse seneye de giyer)
- Didier Drogba (Chelsea) 45 34 15
- Wayne Rooney (Man. Utd.) 46 34 7
- Antonio Di Natale (Udinese) 37 25 6
30 Nisan 2010 Cuma
Geri Dönüş...
Sevgili okurlarımız uzun zaman sonra blogumuza geri döndük hem de yazar kadromuzu çok değerli bir arkadaşımızla güçlendirdik. Yazılar tekrar başlasın...
29 Nisan 2010 Perşembe
Çizgide Yakaladım!

Merhabalar diyerek, çok sevgili iki arkadaşımın izniyle yer almaktan mutluluk duyduğum bu blogda ilk yazıma başlıyorum. Bundan sonra ben de onlar gibi topu oyunda tutmaya çalışacak ve elimden geldiğince, yaşadığımız şu günlerde akseden futbol olaylarını kendi bilgim dahilinde yorumlayacağım.
Bu yazının genelini kapsayacak futbol hadisesi ise tabii ki dün geceki (28 Nisan 2010), Barcelona - İnter yarı final rövanş maçı. Açıkçası dün İnter'in turu geçeceğini düşünenlerdendim, çünkü bu sezon İnter'in izlemeye fırsat bulduğum tüm maçlarında avantajı elde ettikten sonra kalesine kilit vurduğuna şahit olmuştum.
Dün Jose Mourinho beni hiç şaşırtmayarak (Aslında 4-4-2 gibi bir düzenle çıkmasını dahi beklemiyordum), Barcelona'nın ve özellikle bu sezon istatistik biliminin sınırlarını zorlayan Lionel Messi'nin gücünü son raddede kullanacağı bir mekan olan Camp Nou'da başına pek de bela almak istemez bir havada takımını saha sürmüştü.
Barcelona ise alışık olduğumuz düzeni değiştirmemiş, Ibrahimovic'ten eski takımına karşı 'gerekeni yapması' beklenmişti, fakat ne Messi ne de o İnter'in 'bodyguard' dediğim savunmacılarını aşmakta yeterli olabildi. Samuel, Lucio, Maicon, J. Zanetti ve Cambiasso gibi üst düzey maçları hem kendi milli takımlarında hem de üst düzey kulüplerde, pek çok yıldıza karşı yaşamış oyuncu profili Barcelona'nın 'gençlik ateşi'ni söndüremese de yangına set çeken etmendi bence.
Motta atılana kadar, İnter'i ara sıra gardından ileri seri yumruklar çıkarmak isteyen bir boksör gibi gördük; ama ne zaman ki hakem Bleeckere, Motta'ya soyunma odasına erkenden gitmesini buyurdu, o zaman Barcelona defansı Diego Milito ve Samuel Eto'o için 'Sen gelmez oldun' türküsünü söylemeye başladı.
Oyun Winzip'ten geçmiş bir dosya gibi, İnter ceza alanının 25 metrelik komşuluğunda oynanmaya başladığında bile İnter'in gardı düşecek gibi değildi, ta ki 5. stoper olarak Ivan Cordoba oyuna girdiğinde savunma bir afalladı ve ileri çıkan Pique son derece zekice bir hamle ile Camp Nou'yu ayağa dikti.
Gelen golün geç oluşu, İnter'in yaptığı işe devam etmesini sağlarken Barcelona takımı çemberi daraltmaya güdümlendi. Ancak Jose Mourinho'nun takımlarına yaptırdığı belki de en iyi iş olan o savunma cephesinin düşmesi mümkün olmadı. Sonuçta seri ve atak takım oyunu oynamak isteyen bir takım; futbol oynamak değil, oynayanın tekerine çomak sokmak isteyen bir başka takım tarafından kupa dışına itilmiş oldu.
Maçtan sonra Jose Mourinho'nun "Futbolcularım sahada kanlarını bıraktılar, bugün sahada olamamak benim için en büyük kayıp; belki berbat oynayacaktım, ama futbolcularım gibi kan dökerdim." açıklamaları ve yaptığı şovun özeti aslında yine kendi kelimeleriyle yapılabilir: "Daha önce de şampiyonlar ligini kazandım, ama bu bambaşka bir durum; çünkü buraya gelebilmek için Barcelona ile 4, Chelsea ile 2 kez mücadele etmemiz gerekti."
Dün gece alınan zaferin 'total futbol'a büyük bir zarar getireceğini zannetmiyorum, Barcelona Daniel Alves'in söylediği gibi davranıp 'yas tutmakla zaman kaybetmeyecek' ve izleyenlere keyif veren bir futbol oynamaya devam edecektir. Barcelona son zamanlarda en fazla şaşkınlık ve hayranlık uyandıran takımlardan biri oldu, bu mağlubiyet tahtını sallasa da henüz kaybetmesi pek mümkün gözükmüyor.
Final konusunda daha detaylı bir yazı hazırlamayı düşünsem de şunu söyleyeyim, bence müthiş bir bilek güreşi bizi bekliyor olacak. Louis van Gaal ve Jose Mourinho, usta ile çırağın kapışmasını seyrettirecekler. İnter galibiyete yakın gözükse de Bayern'in Schweinsteiger, Hamit Altıntop, Van Bommel ile başlayan ve Van Buyten - Demichelis ikilisiyle süpüren savunma hattını aşmak çok da kolay olmayacak.
Yazımı burada sonlandırıyorum ve hepinize sağlıcakla kalın diyorum.


.jpg)

