
Bilen bilir, 27 yıllık CHP 'hükümranlığı' 1950 Mayıs'ında Demokrat Parti'nin iktidara gelişiyle son bulduğunda "Beyaz Devrim", "Kansız İhtilal" gibi pek çok sıfat bu olaya layık görülmüştü. Bu akşam Turkcell Süper Lig'in sonucu da 4 takımın yıllar boyunca süregelmiş tekelinin son buluşuyla bu tarz isimlendirmelere şayan bence.
Bir Fenerbahçe'li olduğum için izlediğim maç Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşması oldu. Bu yüzden yorumlarımı bu maç üstünden yapacağım. Maçın ilk düdüğünden itibaren şampiyonluk için kenetlenmiş bir takım vardı sahada ve şanssız bir gol yiyip, bunu çıkaramama tablosu kendini tekrar etti.
Girilen bir çok pozisyon ya kaleci Onur'da ya direklerde ya da inanılmaz derecede cılız şutlarla sonlandı. Açıkçası bu kadar golün kaçıyor olması oldukça şaşırtıcı, hele ki Alex gibi 'Usta' olarak yere göğe sığdırılamayan bir oyuncunun biri dağa taşa biri de Onur'u bu geceki övgülere layık kılan ellerine gönderdiği iki şutunu gören Dunga 'Oh ne iyi etmişim' diye sevinmiştir.
Trabzonspor'un maçı bırakmayacağını biliyordum, ama oldukça geride kabul etmek zorunda kaldı oyunu. Burak'ın uzaydan gelen şutunu kaleye buyur eden Volkan ve onu babasının tarlasından karpuz çaldıracak kadar boş bırakan Vederson golün sorumlularıydılar, ardından garip pozisyonları gole çeviremeyen Fenerbahçe'li oyuncular şampiyonluğu bir 'asiye' kaptırdılar.
Bursaspor'u alkışlamamız şart, Şansal Büyüka vari bir cümle de ekleyeyim: "Yukarıda Allah var, çarpar adamı" Bu kadar 'büyük' ve her senenin belli olan favorileri arasından çıkmak ve şampiyon olmak her babayiğidin harcı olmasa gerek. Hele ki Anadolu kulübü olmak gibi bir dezavantaja sahipken bunu başarmak çoktan tarihe geçmişti, şimdi bunun üzerine bir de altın kaplama çekmiş oldular.
Beşiktaş'ın çok da önemsediğini düşünmediğim bir maçı da kazanarak, Fenerbahçe'nin yapamadığını yapıp birden fazla gol atarak şampiyonluğa ulaşan taraf oldular. Fenerbahçe'nin yanlış yönetim ve transfer politikası bir kez daha kendini göstermiş oldu, Futbol branşı da diğer branşlar gibi yalnızca oradan sorumlu kişilere bırakılırsa başarıdan söz etmek mümkün olacaktır.
16 Mayıs 2010 Pazar
Kansız İhtilal...
9 Mayıs 2010 Pazar
Şampiyonlar Ligi Aşkına!

Ayak içi plaseleri şahı, topu sürerken çıkarılan anlık füzelerin babası, "kısa boylu çevik forvet"in canlı tanımlarından Fabrizio Miccoli...
Che dövmeli, hafif arızalı, "sevimli suratlı Gattuso çakması"dır Fabrizio Miccoli...
Juve'de olmadı, Fiorentina'da toparlayamadı, Benfica'da sıçrayamadı... Şimdi, 3 sene önce geldiği Palermo'nun her şeyi.
Kendi evinde yenilgisiz 3 takımdan birinin hedef santrforu, Serie A takımlarından birinin "nihayet" aranan, bayrak adamı...
Ne dersiniz, Şampiyonlar Ligi yakışmaz mı bu adama sonunda?
Bari'den yeni Totti olması için gelmişti Roma'ya 19 yaşındaki Cassano... Bekleneni verdi, verdi ki, Real Madrid'e kapıldı henüz gençken. Çoğu zaman olduğu gibi de Madrid'den boynu bükük ayrıldı. 2007/2008 sezonunda kiralık olarak geldiği Sampdoria'da tutunmak son çaresiydi, öyle de oldu. 3 sene önce geldiği Sampdoria'nın en büyük yıldızı şimdi.
Yeni Totti olmadı, Raul olmaya niyetlenip kariyerini tehlikeye attı belki ama, kendisi olmaya çok da geç dönmedi Antonio Cassano.
Kendi evinde yenilgi almayan 3 Serie A takımından birinin "nihayet" her şeyi...
Ne dersiniz, Şampiyonlar Ligi yakışmaz mı bu adama sonunda?
PALERMO SAMPDORİA'YI KONUK EDİYOR BUGÜN 16:00'DA.
NE DERSİNİZ, YAZIK OLMAYACAK MI İKİSİNDEN BİRİNE?
Yazar szanoanculum Zaman: 11:10
8 Mayıs 2010 Cumartesi
İbrahimoviç
ÖNCE!
SONRA
*Gay misin?
-Kız kardeşinle benim eve gel ve gör bakalım gay miyim!
DAHA SONRA
"İbrahimoviç'in ilk yapması gereken okula gidip, iyi bir eğitim almak. Maçoluğa ve bu tip sözlerin kullanılmasına karşı uzun zamandır mücadele veriyoruz. Umarım, kulüp başkanı Laporta, İbrahimoviç'i özür dilemeye zorlar ve Guardiola da ona birkaç söz söyler'' ( MİGUEL GOMEZ- COGAM EŞCİNSELLER DERNEĞİ BAŞKANI)
İşte 4 gün içinde olanlar...
7 Mayıs 2010 Cuma
Totti ve Barış

İtalya Kupası finalindesiniz... Oyuna sonradan giriyorsunuz, ama farkı yok, 1-0 geridesiniz ve tek amaç, maç sonuna kadar golü kovalamak. Rakibiniz, ligde son haftalara girilirken önünüzde, ezeli rakibinize karşı sizinle dalga geçer gibi bir galibiyet almış geçtiğimiz lig maçında... Kaptansınız, sonuna kadar savaşmasını öğütlemeniz gereken bir takım var sahada. Evet, ucunda bir kupa var belki, ama sadece bu değil. Son 3-4 sezonda, ligdeki hiçbir takımı umursamadan, rahat rahat şampiyon olan, artık en büyük handikapı olan Şampiyonlar Ligi başarısızlığını da aşmış bir takım var karşınızda. Bu maçı kazanan sadece kupayı değil, aynı zamanda moral üstünlüğünü de alıp götürecek.
6 Mayıs 2010 Perşembe
Lanet mi desek adına?

Fenerbahçe'den yine aynı senaryoyu izlediğimiz bir Türkiye Kupası finali daha geride kaldı. Fenerbahçe'nin son yıllarda, Türkiye Kupası finalinde yer almak için olağanüstü performanslar gösterdiğini (Aragones'in sezonunda bile yarı finale kadar gol dahi yemeden gelinmişti) ancak ne oluyorsa final maçında kupanın rakibe adeta teslim edildiği bir oyun sergilendiğini görüyoruz.
Açıkçası maç başlamadan önce de Fenerbahçe'nin kazanacağına dair bir ümit taşımıyordum. Çünkü Daum'un Fenerbahçe'sinin biri Galatasaray'a biri de Beşiktaş'a olmak üzere kaybettiği iki final gözümün önünde canlandıkça ve takımın bu sene Daum'un hatalarının bir çoğunu nüksettirdiğini göz önünde bulundurunca galibiyeti ister istemez Trabzonspor'a vermiştim kafamda. Maç başladığı zaman gördüğüm Fenerbahçe'ye yine de şaşırmadan edemedim.
Bir takım nasıl bu kadar teslimiyet içinde ve dağınık bir görüntü sergileyebilir anlamak mümkün değil. Tamam belki Trabzonspor'un ve de özellikle Şenol Güneş'in bu sezon kazanabileceği tek büyük başarı bu kupaydı, Bordo-Mavili ekip de buna göre hazırlandı ve sahaya çıktı. Fakat Fenerbahçe'nin de şampiyonluktan ziyade bitirmesi gereken bir hasret vardı ve bu takım bu hasreti bitirmekten çok ama çok uzaktı.
İlk yarı sonunda Trabzonspor'un 14 şutu vardı, ancak bunların 3'ü isabetli olduğundan soyunma odasına golsüz beraberlikle gidildi ve ikinci yarı Alex'in golü gelince Fenerbahçe'nin her zaman yaptığı gibi maçı uyutarak alacağını düşünmedim değil. Ancak sağ olsun Fabio Bilica, kafa topuna çıkan Umut Bulut'un arkasından koştuğu için eşitlik sağlandı. Ne hikmetten olduğu bilinmeyen bir Emre - Deivid değişikliği de Fenerbahçe'nin güç düğmesini 0'a çevirdi adeta.
Gidip de gelemeyen bir Gökhan Gönül'ün kanadından gelen Engin Baytar'ın, Diego Lugano'ya attığı halı saha çalımı ve tarlada gezer gibi attığı şut Trabzonspor'a hak ettiği galibiyeti getirmişti bir de üstüne Gustavo Colman'ın golü gelince Trabzonspor alın terini akıtarak Fenerbahçe'nin ocağında incir ağacı çıkarttığını tescilledi.
Temiz bir mücadele ile alınmış bu galibiyete alkış tutmak boynumun borcudur. Trabzonspor'u tebrik ederken şunu sormadan edemiyorum: Bu muydu rakibi öpecek takım? 28 yıllık hasreti bile sona erdiremeyecekse ne yapacak bu takım? Güiza'ya ise diyecek laf bulamıyorum, hakikaten dünyada gördüğüm en beceriksiz ve futbol görüşü zayıf santraforlardan biri. Kaptan Alex ise yine görevini yaptı, futbol zekasını konuşturdu ve Onur'u da avları arasına kattı. Takımı rahatlattı, üç kişi arasından da çıktı; o yüzden onun bu maçtaki yalnızlığına üzüldüğümü söyleyebilirim.
Bence Fenerbahçe şampiyonluğu da kaybedecektir, çünkü futbol takımında herhangi bir dirayet ve itici güç belirtisi gözükmüyor. Umarım yanılırım da Fenerbahçe diri bir görüntü ile ligi şampiyonlukla bitirir; yoksa sen haftalardır gol yeme git Trabzonspor'dan 3 ye bir de üstüne telafi edeme, o zaman kıyamet kopar işte.
Bu arada -belki Fenerbahçe'nin pasifliğinden de olmuştur- ilk defa hakem konuşulmadı değil mi? Kaybeden taraf hakemlere suç atmadı, çünkü atamadı. UEFA'nın da Hamburg - Fulham gibi son derece gergin bir yarı final maçına hem de ilk maçın rövanşına layık gördüğü Cüneyt Çakır, kimsenin aklında soru işareti bırakmayacak bir maç yöneterek Türk milletinin genelinin üstünde bir insan olduğunu da kanıtlamış oldu aslında.
