
Azıcık hüsn-i tâlil yapayım; dün yazıları yazdık, tepkimizi ortaya koyduk diye, bugün çok daha zevkli bir futbol günü oldu, gördünüz mü?
Şaka bir yana, şu ana kadar oynanan ilk maçların belki de en güzeli, en bol mücadelelisi, en bol pozisyonlusu oynandı. Belki kafamız ilk kez bu kadar televizyona dönük kaldı bir maç içinde.
Her şey bir yana, aslında en çok istediğimiz şey olan "sempatik futbol" ve "sempatik küçük takım" olgusunu gördük nihayet.
Şili ile başlayalım o halde. Aslında buraya takım fotoğrafı koymak lazım da, takımın yüzde sekseni bu arkadaş olduğu için, onu koymayı tercih ettim. Alexis Sanchez bu maçta tam anlamıyla döktürdü. Mesut Özil sonrası en önemli "yeni süperyıldız" adayı böylece ortaya çıkmış oldu. Hız, teknik, oyun zekası ve oyun görüşü gibi birçok olay var bu adamda. Şutlar iyi, paslar nefis, çalımlar beklenmedik... E daha ne olsun değil mi ama?
Şili, gerek Toulon gençlik festivalinde gerek alt yaş gruplarındaki dünya şampiyonalarında gümbür gümbür gelen bir takıma sahip olur her zaman. Şu anda A Milli takımın yaşlarına da bakarsak, yaşların çok yakın olduğunu ve birbirini çok uzun zamandır tanıyan adamların oynadığını görüyoruz. Bu alt yaş grubunu A takıma harika entegre etmiş Marcelo Bielsa. Ki alt yaş gruplarıyla da yine kendisinin çok yakından ilgilendiğini biliyoruz.
Aslında beklenenden çok daha az gol oldu bu maçta. Çok fazla net pozisyon, sürekli oyunda olan ve sağdan sola, bir kaleden diğerine akan bir top, çoğu zaman da güzel hareketler izledik. 
Gol müthiş paslaşmaların ardından Jean Beausejour'dan geldi. Aslında çok daha önce de gelebilirdi gol, aynı zamanda da çok daha fazlası da gelebilirdi. Ama biraz heyecan, biraz beceriksizlik, 1-0 kaldı durum. Tabii golün yarısını o müthiş arapasını atan Fernandes'e yazmak lazım.
Diğer yandan, Honduras'ın da hakkını yememek lazım. Diğer hücum hattı zayıf ülkelerden farklı olarak, oyunu soğutmaya, oyunun zevkini kaçırmaya çalışmadılar hiç. Savunma iyi, mücadele iyi ama, maalesef hücum hattı Ömer Üründül'ün de dediği gibi "pek şey değil".
Şili bu kupaya şüphesiz büyük zevk verecek, heyecan getirecek. İspanya-Şili maçında savunmasını da daha net izleme şansımız olacak Şili'nin. Bakalım hakikaten o kadar da iyi bir takım mı...
Bu arada kafama takılan bir şey var. Maçın adamının Sanchez değil de Beausejour olarak belirlenmesi garip geldi bana... Hadi neyse.
16 Haziran 2010 Çarşamba
Honduras-Şili
Futbol İstiyoruz Artık!

2010 Dünya Kupası'nı heyecanla bekledik, önümüze çıkan her dökümanı ve tahmini okuduk, tüm takımların hangi taktik ve kadro ile sahada olabileceği üstüne gerçeğe yakın tahminler yapabilecek kadar bilgi sahibi olduk; ama sahada futbol göremiyoruz! Futbola bu kadar açız, ama anlaşılan sahadakiler pek aç değilmiş...
Fildişi Sahili - Portekiz maçı futbolseverleri iyi uyuturken, Brezilya - Kuzey Kore'nin de pek farklı olduğunu söyleyemeyeceğim, şimdi bu maça biraz değineyim. 
BREZİLYA
Dunga'nın takımı maça iyi motive olmamıştı, resmen "Kuzey Kore mi yeaaa..." diyen bir havaya sahipti ve rakibini hafife alarak sahaya çıkmıştı. Kuzey Kore'nin kadrosu ne yazık ki Maicon, Juan, Lucio gibi fiziksel mücadelede bileği zor bükülen ve Bastos gibi sol bekte hem geriye katkıda bulunup hem de vitesi ileriye yükseltebilen oyunculardan oluşan geri dörtlüye sürpriz yapmaya yeterli değildi, bu yüzden maçın hareketlenmesini pek bekleyemedik.
Kaka, Elano ve Robinho hücumda bu kadar kopuk oynarlarsa ilerleyen maçlarda Almanya gibi ekipler Brezilya'nın başına iş açacaktır; ama dünkü maçın bu üçlüyü eleştirme konusunda yeterli olacağını söylemek mümkün değil. Çünkü Robinho'nun iki-üç çalımı ve İlker Yasin tabiriyle "Savunmayı pasta gibi kesen" bir ara pası maçın kopmasını sağladı. Maicon da yine ekstrem bir golle perdeyi açınca (Kalecinin Jabulani'yle imtihanı[mı?]) Brezilya liderliğe ulaştı. Son dakikalarda Kuzey Kore'nin ataklarında biraz vizyon olsa görürdüm ben öyle top oynamayı.
KUZEY KORE
Dünya Kupası'nın ölüm grubuna düştüler, kimse onlara şans vermiyor ve pek çok kişi gol yeme rekoru kıracaklarını düşünüyor. Fakat dün akşam gördük ki karşısındaki rakipler temposunu yükseltip, maçı kazanmak için mücadele vermedikçe Kuzey Kore kendisine gol atmak isteyenleri çiçeklerle karşılamayacak.
Koşuyorlar, yardımlaşıyorlar ve boş alanlar yaratıp o noktalara paslar atarak kısmen de olsa etkili olabiliyorlar. Fakat kadro kalitesi ve oyunu okuma konusunda ciddi eksikleri olduğundan Brezilya gibi bir rakip oyunu önemsemese bile cezasını kolay kolay kesemiyorlar.
Kaybedecek hiçbir şeyleri yok, üstlerinde 'favori olmak' gibi baskılar da yok, çıkıyorlar sahaya ve mücadele ediyorlar. Savunma yapmasını da bilmiyor değiller açıkçası, dün sadece Brezilya'nın hücumcuları kötüydü dersek haksızlık etmiş oluruz. Jong Cha hava toplarında etkili ve savunmayı toparlıyor; Nam Pak ise takımın oyun yönünü değiştirebilecek tekniğe sahip, Tae Se Jong ise tek forvet olarak yalnız kalsa da rakiplerini oyalayabiliyor.
Açıkça söyleyeyim Kuzey Kore sürpriz yapamayacak ve o gruptan çıkamayacak; ancak Brezilya'ya gol atan Yun Nam Ji'nin çılgın sevinci ve Tae Se Jong'un ulusal marşını duyduğunda göz yaşlarını tutamaması Kuzey Kore'nin bu kupadan ne istediğini açıklıyor.
Bugün İspanya'nın ve akşam A Grubu'nun diğer maçında da futbol olmazsa kaçıp gitmek lazım Vuvuzela eşliğinde...
15 Haziran 2010 Salı
Çok Şey Mi İstiyoruz?

İlk maçların tamamlanmasına yalnızca 1 gün ve birkaç dakika sonra başlayacak olan Brezilya-Kuzey Kore maçını saymazsak 3 maç var. E ama gol yok?!
Çok şey mi istiyoruz diye sormak, hatta bağırmak geliyor içimden balkona çıkıp. Dünya Kupası'na 4 senede bir gelen şölen olarak bakan biz futbolseverlerin istediği tek şey güzel futbol. Tamam, bol gol olsun demiyoruz da, 13 maçta 20 golü bıraksan Luis Suarez de atardı Ajax'ta (milli takımda pozisyona giremedi o ayrı).
Hakikaten büyük sorun var. Her zaman bol gol demek değildir güzel oyun. Her zaman maçlar 3-2, 4-4 gibi absürd skorlarla bitmez tabii ki, zaten biz de bunu istemiyoruz. Bizim istediğimiz, sahada önce savunmayı düşünen değil, golü düşünen takımlar görmek. Gruptan çıkmak için "catenaccio" yapmayan, tamam belki total futbol da yapmayan ama, daha çok golü düşünen takımlar istiyoruz. Yıldızlarını kullanabilen, yeni yıldızlar çıkaran teknik direktörler... Başarılı olmak hedefinin korku değil, hırs yaratmasını istiyoruz biz futbolseverler...
Beklediğimiz gibi futbol oynayan, maç öncesinde "off oğlum sağda x, solda y, ortada z of of of" dedirtip keyifle ekran başına geçirdikten 5 dakika sonra "zap" yapmak zorunda bırakmayan dünya devleri istiyoruz...
Yapabildiklerinin fazlasını yapmaya çalışan, sempatik gelen, "valla bunlar da iyiymiş", "arap iyi arap" ya da "vay anasını" dedirtecek sürpriz adayı takımlar istiyoruz...
Söyleyin Güney Afrika'dakiler, çok şey mi istiyoruz?
Souleymanou-Kameni

Japonya-Kamerun maçı hakkında hakikaten yazılacak bir şey yok. Sadece Kamerun'un beklenenden çok daha deorganize olduğunu söyleyebilirim.
Benim değinmek istediğim konu çok daha farklı. Denizlispor'da saçma sapan hatalarıyla tanıdığımız, ardından Kayserispor'a geçen ve bu sene birçok "nükleer" hata yapan Souleymanou, nasıl ve ne neden olur ki birinci kaleci olur?
Tabii ki yerme ya da küçümseme amacım yok, Souleymanou'nun da refleksleri iyi mesela. E ama be Le Guen, elinde La Liga'nın en iyi 5 kalecisinden biri var, Kameni'yi nasıl oynatmazsın? Kat'iyen aklım almadı bu tercihi. Sanırım pek mantıklı bir açıklaması da yok... Ha tabii bir de yedek kulübesinden oyuna giren Achille Emana olayı var. Kameni'yi yedek bırakan, onu niye bırakmasın değil mi? Kamerun'un işi çok zor, önce içeride bazı şeylerin oturması, tercihlerin kesinleşmesi lazım sanırım...
İtalya-Paraguay

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, ben bu kadar basiretsiz dünya kupası beklemiyordum. Kimsenin gol atmaya niyetinin olmadığı sözde dünyanın en büyük futbol organizasyonunun belki de daha turnuva başında "savunma yapacaklar" dedirten tek takımı olan İtalya, Conmebol elemelerinin Şili ile birlikte en dikkat çekici takımı Paraguay'la karşılaştı 14 Haziran'ın kapanışında.
Feci bir yağmur vardı, saha da çok kaygandı, onu baştan kabul etmek lazım. Ama o kuraklıkta gelen yağmur kimseyi heyecanlandırmamış, sevindirmemiş olacak ki, ruhsuz futbol yine sahadaydı.
Beklediğimden çok daha katı ve sağlam çıktı Paraguay. Ama durdurmayı çok düşününce, ilerideki Valdez ve Barrios'a, ki hakikaten kağıt üzerinde bayağı korkutucu bir ikili, bir türlü top götüremediler. İlginç bir gol geldi oyun kilitlenmişken Alcaraz'dan. Cannavaro'nun üzerine, Chiellini'nin omzuna basarak yükseldi, kafayı vurdu, Lippi'yi korkuttu.
Her ne kadar ilk yarıyı önde kapamış, gole kadar da çok pozisyon vermemiş olsa da, Paraguay'ın sadece "taş gibi takım" olduğunu söyleyebilirim. Bundan daha ileriye gidip iyi takım, zevk veren takım demek abes olur. Gerçi karşınızda İtalya varken nasıl zevk veren futbol oynayacaksınız değil mi?
İaquinta'yı sol sanatta oynatmanın mantığını çözemesem de, "madem sol ve sağ tarafta ikincil forvet oynatacaktın, niye di Natale'yi oynatmadın?" diye sorup dursam da, Lippi'ye saygı duydum yine de. Hiç değilse yanlışından dönüp, Camoranesi ve di Natale'yi aldı sonradan oyuna da, o zamana kadar hiç pozisyon bulamayan İtalya kendine geldi. Gol tabii ki klasik olarak duran toptan oldu. Justo Villar'ın poşet misali havada süzülüp boşa çıkması da yine Jabulani'ye bağlanacaksa, bir çift lafım olur söyleyeyim; HADİ BE ORADAN! (be yerine opsiyonel olarak lan da kullanılabilir)
Son paragrafı bence Mesut Özil'den sonraki, turnuvanın şu ana kadarki en iyi bireysel performansına ayırmak lazım. Pepe, hakikaten durmak bilmedi. Bir ara hem sağ defans hem sol defansta aynı anda oynadığını düşünmedim değil. Hakikaten her şeyi yaptı, yüreğiyle oynadı adam. Helal olsun.
Beraberlik, zevksiz futbol, topoun oyunda kaldığı 64 dakika boyunca yalnızca kaleye giden 6 şut... Bu kupada bir şeyler eksik ama... Dur bakalım.
